4 Şubat 2016 Perşembe

Televizyonun Sosyal Psikolojisine Dair: O ses sen misin? Ama herkes bir Sezen Aksu bir Ajda Pekkan olamıyor işte!

O Ses Türkiye programı eğer reyting yalancılığı yapmıyorlarsa çok izlenen ve "aşırı " yayınlanan (hafta bazen 4 kez) televizyon izleyicilerinin evinin neşesi! Bu programa izleyici açısından değil de katılanlar açısında bakmak istiyorum.
Sesi güzel olan bir insan olarak  diyebilirim ki sesi güzel olan insanlar bu yetenekleri bilinsin isterler, yani "falancanın sesi de çok güzelmiş" diye anılmak hoş bir şeydir. Kendimizi özel ve önemli hissetmek istediğimiz bu dünyada bizi bir anda diğerlerinden farklı kılıverir.
Hayatımızda "özgüvenimizi" besleyen çok farklı kaynaklarımız vardır. Anne olmak, eş olmak, işinde iyi olmak, herhangi bir yeteneğe sahip olmak vb. bunlara örnek. Ama sahip olduğunuz yetenek herkesin gözü önünde sizi farklılaştırıyor ve alkışlattırıyorsa bu inanılmaz bir şeydir. Özgüveni ve hayat motivasyonunu beslemek için birincil kaynak haline geliverir. İyi ve güzel şarkı söylemek, bir enstrümanı çok iyi çalabilmek gibi sahnede olup biten işler yapıyorsanız "sahne olmadan yaşayamam, sahneden kendimi çok iyi ifade ediyorum, işte o alkış anları muhteşem bir his" cümleleri ardı sıra gelmeye başlar ve gün geçtikçe bu kişiliğin bir parçası haline gelir.
Ama gel gelelim herkes bir Sezen Aksu bir Ajda Pekkan olamıyor bu dünyada. Yani herkesin sevgilisi olmak için zaman ve mekan uyuşmalı, iyi yapımcılarla tanışmalı, kabul edilebilir düzeyde yetenekli olunmalı ve daha kim bilir neler olmalı...
O Ses Türkiye, Türkiye'ye Acun tarafından yurt dışındaki "The Voice" programından çevrilerek transfer edildi yanlış bilmiyorsam ve daha böyle programlardan çıkanların çok da "ünlü" olduğu pek olmadı. Ama yukarıda bahsettiğim gibi "sahnede kendini ifade etme arzusu"yla yanıp tutuşan ama youtube'da birer videosu olan kişiler için inanılmaz bir fırsat! Belki de senelerdir anne babaları "bizim oğlan/kız bir şarkıcılıktır tutturdu, boş işlerle uğraşıyor" diyen kişilerin tüm sülalesi ve geldiği memleketin belediye başkanlarından tutun da küçük esnaflarına kadar destek ve oy gönderdiği kişi mertebesine yükselmesini sağlayan bir fırsat. Belki 2 aylık bir rüya ama olsun! Halihazırda sahne almaya devam eden katılımcıların işlerini açan, eş dost tarafından hoşa giden müthiş bir özgüven destek ünitesi. Hal böyle olunca bu alakalı alakasız herkesi içine çeken, izlettiren oy attıran bu program 5 yıldır devam ediyor ve hala çok izleniyor. Tabi ki katılanlar açısının en önemli kısmı onların ideallerinin ve hayallerinin sömürülmesi!
Ha bir de gerçekten oy gönderen kaç kişi var Türkiye'de bilmem ama, oy gönderdiği kişinin bir üst tura atlamasının veya kazanmasının haklı gururunu yaşayan izleyicilerin desteğini de unutmamak gerek!
Velhasıl kelam bir dönem O Ses Türkiye daha sona erdi. Her izlediğim dönem bende sahne alan kişilerle ve ünlülerle akademik çalışma yapma arzusu uyandıran bu program hakkında bir kaç kelam etmeden edemedim. Sağlıcakla...

1 Şubat 2016 Pazartesi

Televizyonun Sosyal Psikolojisine Dair: biri bizi gözetliyorculuk geri geldi.

Ben bir Binge-watcher im =) Başka hiç bir şey yapmadan oturup televizyon izlemem nadir olur (filmler dışında). Lakin bir şeylerle uğraşıyorsam ve kızım da ortalarda yoksa her bir şeyi izleyebilirim (ne kadar da multi-tasking birisiyim=). Dizi, haber, yemek programı vs. izlerken aklıma binlerce şey gelir. E biraz da alanım sosyal psikoloji olunca analiz edeyim dedim show dünyasında olup bitenleri.



Yıllar önce "Biri bizi gözetliyor" Türkiye'ye ilk geldiğinde olay olmuştu. İzleyiciler, normal hayatları olan ama bir günde ünlü olup ekrana çıkan kişileri takip edip, hayatlarına dahil oldular. Fun cluplar kuruldu. Melihçiler vs. birbirini yedi. Kahvehanelerde kavgalar çıktı bunun yüzünden.
Erol Taş'ı sokakta görüp taşlayan yurdumun nadide insanları Kurtlar Vadisi'nde adam ölünce cenaze namazı da kıldı. Lakin ünlü olmayan kendisi gibi sıradan insanların hayatlarını "gözetlemek" oldukça eğlenceli geldi herkese. Yıllar önce aldığım sosyal psikolojiye ilişkin bir medya dersinde "pornografi" ile ilgili sunum yapmıştım. "Pornografi" başka insanların özel hayatlarına her anlamda şahit olmaktı aslen. Ve bu bağlamda da "Biri bizi gözetliyor"dan sonra gelen "gelin-kaynana" programlarını örneklendirmiştim pornografi için. Anneler oğullarına 65 milyonun önünde (o zamanlar öyleydi rakamlar sanırım) gelin arıyorlardı. Oldukça analiz edilesiydi. Lakin iki kişi bu programlardan çıktıktan sonra öldü ve bu tarz programların hepsi bir gecede yasaklandı, ve bitip gitmişti.


Şimdi ise yeniden canlandı. "Kısmetse Olur" ve "Big Brother" bu programların en çok izlenenlerinden. Bence yapım şirketleri ölümlerden sonra akıllanmış ki söylentilere göre programlardaki insanların çoğunluğu ajanslardan seçme ya da oyuncu. "Kısmetse Olur" adından da anlaşılacağı gibi bir evlendirme programı. 7 adam 7 kadın ayrı evlerde eğleşiyorlar (ama kalmıyorlar sanırım, akşam herkes evine). "Kırmızı oda" diye bir yer var ve kişiler beğendikleri kadın veya erkeği oraya çağırıp, 3-5 dakikalığına baş başa kalıp tanımaya çalışıyor. Sonra gelsin muhabbetler, kavgalar ve reytingler.

Ama benim en ilginç bulduğum, instagram'da buradaki karakterlerin binlerce takipçisi var. Ve her paylaştıkları fotoğraf binler tarafından beğeniliyor, beğenen beğenmeyen yüzlerce kişi yorum yazıyor. Senin takipçin benim takipçilerimi geçemez kavgaları da oluyor tabi programda. Ama sorguladığım bu programa katılıp talipleriyle görüşmekten başka bir yetenek sergilemeyen bu karakterler nasıl oluyor da binlerce kişinin göz bebeği oluyor?

Geçen hafta programa "fun"lar geldi. Bir sürü kadın (başka şehirlerden felan kalkıp gelmişler sözde) bütün gelin ve damat adaylarına "vay sen niye onu değil bunu seçtin, bunu alma şunu al" diye "kritik"lerde bulundular...
Hayat rutinlerinde hiç bir değişikliğe gitmeyen ya da gidemeyen bir sürü kişi oyun da olsa gerçek de olsa bu programları izliyor. "Hişt kardeş, bak bunlar oyuncu, izliyorsun seviyorsun bu adamları ama bu aşklar gerçek değil" desen de "ya olsun Ayça ile Emre barışsın yeter ki" diyor. 
Bu gerçek gibi gösterilen karakterlerin, dizilerdekinden de çok, bu kadar tutulup sevilmesini insanların ideal hayatları veya aşklarını bu karakterlerin yaşadıklarına (ya da yaşıyor gibi gösterilen) inanmalarını, böyle hayatları arzulamasalar bile oyun da olsa izleyerek gerçeksi bu hayatları "gözetlemelerini" bilimsel deyim yerindeyse pornografik bir meraktan ileri geldiğini düşünüyorum. Yoksa benim memleketimde öküzüne "cek*", ineğine "eşli*" koyan yengelerim var  =) Parasosyal ilişkiler hepimizin ihtiyacı. O da başka yazıların konusu olsun. Sağlıcakla...
*Yıllarca yayınlanan "Yalan Rüzgarı" dizisinin karakterleri

15 Mayıs 2014 Perşembe

Maden Faciası: Yas devam ediyor...

Gidenlerin Ardından Sosyal Medya...
Enkaz çalışmaları, arama-tarama, kimlik tespit çalışmaları devam ediyor... İnsanlar sosyal medyadan tepki göstermeye devam ediyor... Sosyal medya sayesinde en azında insanların tepkisellikleri hakkında fikir sahibi oluyoruz ve en azında memlekette süregiden şu tabloda, birazcık moral buluyoruz belki... Ama oturduğumuz yerden verilen tepkiler, cesurca paylaşılan videolar, açıktan yapıla göndermeler "kadermizi değiştirmek" için ne kadar yeterli... Yoksa sanal-cyber ortamda yaptığımız paylaşımlarla belirttiğimiz tepkiselliğimizle sadece kendimizi biraz olsun iyi hissetmeye mi çalışıyoruz? 

Sosyal Medya Paylaşımları Bize Ne Hissettiriyor...
Bu acılı günlerde kimsenin ne acısını ne de tepkisini sorgulamak değil amacım. Sadece bir soru işareti koymak istiyorum. Bir arkadaşımla üzerine epey kafa yorduğumuz bir konu idi; böyle günlerde yapılan paylaşımlar ve kişi üzerindeki etkileri... Bu sabah sosyal ortamda birilerinin paylaştığı "öz-eleştiri" ile tekrar üzerine düşünme ihtiyacı hissettim.


Aslında arkadışımla tartıştığımız, tam da yan taraftaki "öz-eleştiri" idi. Oturduğumuz yerden yaptığımız "siyaset"... Oturduğumuz yerden ahkam kesmek daha mı güvenli yoksa daha mı kolay... Kolay olduğu kesin ama bu "güvenli siyaset" veya "siyaset-i gündem değerlendirmeleri" ne kadar güvenli tartışılır... IP tespitleri ile twiter a dayanarak yapılan göz altılar ise sosyal medyanın gücünün farkedilmesinden sonra verilen gözdağına sayılabilir ancak. Ve sosyal medyanın etki alanının genişliğinden duyulan korkunun göstergesi de diyebiliriz. Twitter ve youtube u kapatma girişimleri sonra facebook u kapatma tehditleri... Sonrasında açılan twiter ve server ları ile ilgili söylentiler... Bunlar da, insanların evlerinden gösterdiği tepkiye bile karışan bir dikta olduğunun göstergesi tabiki. 

Ama asıl üzerinde durmak istediğim; evimizden tıklayarak, paylaşarak veya beğenerek kendimizi ifade etme şeklimiz, gördüğümüz duyduğumuz olaylara karşı yeterli bir tepki mi... Yukarıdaki yazıyı yazan helallik bile istemiş, haklı mı? Kolaya mı kaçıyoruz? Yoksa, gördüğümüz duyduğumuz olaylar için ne yapabileceğimizi bilmediğimiz durumlarda kendimizi böyle mi ifade ediyoruz? Ya da "cyber leşen" dünyaya ayak uydurmanın başka bir şekli mi? Veya, özellikle şiddet içerikli paylaşımların fazlalığı durumları meşrulaştırıyor da o yüzden mi bize yetiyor? Soru işareti koymak istediğim ve tartıştığımız noktalar bunlardı... Cevaplarını aramaktayız... 

14 Mayıs 2014 Çarşamba

13 Mayıs 2014 Maden Faciası

Yürek dayanmıyor yaşananlara, acılı ailelerin, anaların göz yaşlarına, nişanlısını bekleyenlerin feryatlarına, ölen çocukların erkenden solan hayatlarına...

Bu ne elim bir olay, ne feci bir kaza... Başta acılı aileler- ki daha kimileri kaybı var mı yok mu bilmiyor- soma halkı ve biz nasıl tedavi edeceğiz bu göz yaşlarını...

Olayın nasıl olduğunu, kaç kişinin öldüğünü kaç kişinin yaşadığını açıklamaktan bile korkan ana akım medya, gerçeği kimden daha ne kadar saklayabilir ki... Ama görünen şu ki son seçimlerde olduğu gibi, böyle elim bir kazada ve "halledilmesi gereken herhangi bir durumda" takip edilen yol aynı: Zaman kazanma politikası, bir başka deyişle "alıştıra alıştıra söyleme stratejisi". Ve yine görünen köy kılavuz istemez ki bu yolla kitlelerin gazı alınıyor, duruma göre tepki verme hızları yavaşlatılıyor, ani ve öngörülemeyen ve ekonomiyi ve etki alanını olumsuz etkileyebilecek her şey, ertelenerek ve yavaşlatılarak görünür kılınıyor. Açıklanmayan rakamlar, yavaş yavaş arttırılıyor, anlamsız yere devlet sırrı gibi saklanan basit gerçekler aslında çok karmaşık ve oldukça anlamlı kapıları tutuyor. Ana akım medya kim neyi nasıl isterse onu görünür kılıyor...Ama tüm bu bilinç ölen onlarca insanı geri getirmiyor...

Acımız, kaybımız büyük... 3 günlük yas ilanı, belkide hayatındaki en önemli insanları kaybetmiş madenci yakınlarının acısını ne kadar hafifletebilir ki... 3 günlük yas kimden hesap sormayı sağlayabilir ki... 3 günden sonra canından can gitmişlerden başka, ölen madencileri en çok kim hatırlayabilir ki... Ya da bunca yitip giden can, iş güvenliğini artırabilir ve iş koşullarını iyileştirebilir mi ki? Cevabı pek tabiki hayır olan tüm bu sorulardan dolayı acımız daha da büyük ve giderek artıyor...